II. Abdülhamit'in Hayatı ve Şahsiyeti


Abdülhamid 21 Eylül 1842’de doğdu.
Babası Tanzimat Fermanı’nı duyuru etmiş olan Sultan Abdülmecid (1839–1861), validesi ise Tir-i Müjgan Kadın Efendi’dir.
II. Abdülhamid, Sultan Abdülmecid’in art arda Osmanlı tahtına geride bıraktığımız dört oğlundan ikincisidir.
Diğerleri 1842 senesinde doğan Murad (V.Murad), 1844 senesinde doğan Reşad (V.Mehmed Reşad) ve 1861 senesinde doğan Vahideddin (VI. Mehmed Vahideddin)’dir.
II. Abdülhamid 11 yaşında iken annesini kaybetti.
Babası Sultan Abdülmecid, hiç çocuğu olmayan Perestû Bayan Efendi’yi Abdülhamid’e analık gerçekleştirmeyle görevlendirdi.
Abdülhamid’in çocukluğu ve gençlik seneleri, Tanzimat Dönemi’nin getirmiş bulunduğu Batı kurumlarının Osmanlı Devleti’ne aktarılma süreci içerisinde geçti.
Bu senelerde Sultan Abdülmecid’in kişiliğinden de kaynaklanan bir ilerleme kapsamında, Saray’da ihtişamlı bir yaşam karar sürmektedir.
Fakat Şehzade Abdülhamid kendisini olası mümkün oldukça bu ortamın dışında tutmuştur.
Geleneksel olarak şehzadelere Saray’da verilen eğitimi Abdülhamid de almıştır.
Özel hocalar belirleme edilmek suretiyle verilen bu eğitim kapsamında, Gerdankıran Ömer Efendi’den Türkçe, Ali Mahvi Efendi’den Farsça, Ferid ve Şerif efendilerden Arapça ve başka ilimleri, Vak’anüvis Lütfi Efendi’den Osmanlı tarihi, Edhem ve Kemal paşalarla Gardet isimli bir Fransız’dan Fransızca, Guatelli ve Lombardi isimli iki İtalya’dan ise musiki tahsil etmiştir.
Abdülhamid-i Sani

Abdülhamid ufak yaşta annesini kaybettiği için anne sevgisini yeterince tadamamıştı.
Babası Abdülmecid ise birden fazla çocuğa sahip olması nedeniyle ona yeterince alaka gösterememişti.
Bu sebeple içerisine kapalı bir çocukluk devresi geçirdiğini söylemek olasıdır.
Bununla birlikte, kendine annelik yapmış Perestû Bayan Efendi doğrulusunda ihtimamla büyütülmüştür.
Abdülhamid daha 19 yaşında iken babası Sultan Abdülmecid’i de kaybetti.
Bu suretle daha fazla genç iken anne ve babasından mahrum kalmıştı.
Bu vaziyetin onun şahsiyetinin oluşmasında bir tesir yaptığı muhakkaktır.
Esas bakımından içerisine kapalı bir çocuk olmakla birlikte, anne ve baba desteğinden yoksun olmasının, ona kendiliğinden kafi olma ve olayları metin olarak karşılama kabiliyetini kazandırdığı özetlenebilir.
1861 seneninde babası Abdülmecid adına amcası Sultan Abdülaziz (1861–1876) Osmanlı padişahı meydana gelmiştir.
Bu suretle ağabeyi Şehzade Murad veliahtlığa yükselmiş oluyor, kendi ise tahtın ikinci varisi mevkisine gelmiş bulunuyordu.
Amcasından ardından ağabeyinin tahta geçecek olması, II. Abdülhamid’in geri tasarıda kalmasına ve çok önemsenmemesine yol açmıştır.
Birçok şahıs onun tahta geçme olasılığını zayıf olarak gördüğünden ikbal meraklıları defalarca kez Sultan Abdülaziz ya da veliaht Şehzade Murad’ın çevreninden ayrılmamışlardır.
Aslında bu vaziyetin Abdülhamid için bir üstünlük teşkil ettiğini söylemek de olasıdır.
Kendisiyle kimsenin çok ilgilenmemesi nedeni ile, çevrenin tesirinde kalmadan olayları gözlemleme fırsatı bulmuş ve vakit geldiği zaman hangi hadise karşısında ne tür tavır alacağını bu dönemlerde kafasında şekillendirmiştir.
Bu zor coğrafyada 100 sene öncekine benzer buhranların içinde kıvrandığımız şu zor zamanları; onu, devrini, icraatlarını (eğitim, imar, sosyal, politik, ekonomik politikalarını) anlayarak ve bugüne değin çıkarsamalarda bulunarak atlatabiliriz.
Sultan Abdülaziz lüzum veliaht Murad’ın, lüzum başka şehzadelerin serbest bir ortamda yetişmelerine fırsat tanımıştı.
O senelerde algı edilmekte bulunulan Tanzimat Dönemi’nin getirdiği prensiplerin de bu serbestiyette rol oynadığı kuşkusuzdur.
Abdülhamid bu senelerde Saray’dan bölünerek Maslak’taki köşkü, Tarabya’daki yazlığı ve Kâğıthane’deki çiftliği arasında, ailesiyle birlikte kendisi durumunda bir yaşam yaşamaya başlamıştır.
Karakter bakımından tutumlu bir insan idi.
Bu özelliğini lüzum şehzadeliği lüzum padişahlığı döneminde istikrarlı bir şeklinde sürdürmüştür.
Tutumlu olması vasıtası ile kendine tahsis edilen maaş kolaylıkla ailesinin geçimine kafi oluyordu.
Hatta maaşı dışında, mevcut çiftliği işletmek suretiyle gelir temin ediyor, aynı zamanda borsa faaliyetlerine katılarak hâsılat elde ediyor idi.
Bu özelliği vasıtası ile hatırı sayılır bir kişisel servete mevcut bilinmektedir.
Aynı senelerde başka şehzade ve sultanlar keyifli ömürlerine maaş gelirlerini yetiştiremedikleri için borç içerisinde yüzerlerken Abdülhamid, tutumlu ve becerikli olması, ayrı olarak eğlenmek, alkol ve başka aşırı zevklerden hoşlanmayışı nedeniyle geçimini kolaylıkla temin edebilmiş ve bununla birlikte kişisel servetini de epey arttırmıştır.
Hatta padişah olduğunda 60 bin altın tutan cülus bahşişini de özellikle kendisi cebinden ödediği bilinmektedir.
II. Abdülhamid şehzadeliği döneminde, 1864 seneninde Sultan Abdülaziz’in Mısır’a yaptığı seyahate kardeşleri Murad ve Reşad’la beraber katılmıştır.
Bu gezi Abdülhamid’in İstanbul dışına ilk çıkışıydı.
Üç sene ardından 1867 seneninde gerçekleşen bir Avrupa yolcusu ise, Abdülhamid için malumat ve görgüsünü arttırma fırsatı oldu.
Fransa imparatoru III. Napolyon, beynelmilel Paris sergisi nedeniyle Abdülaziz’i Fransa’ya çağrı etmişti.
Daveti kabul eden Abdülaziz, yanına erkek çocuğu Yusuf İzzeddin ve yeğenleri Murad ve Abdülhamid’i alarak Paris’e gitti.
Osmanlı kurulu, iki hafta süreyle Fransa, İngiltere, Belçika, Almanya, Avusturya-Macaristan’ı gezdi.
İlk kez bir Osmanlı padişahını görme fırsatı bulan Avrupalılar yolcu süresince Abdülaziz’e fevkalade alaka göstermişlerdi.
Gezinin Abdülhamid yönünden de kalifiye bir ehemmiyeti olmuştu.
Bu vesile ile batılıların yaşam tarzını, anane ve göreneklerini, protokol yöntemlerini tüm ayrıntılarıyla görme fırsatı bulmuştu.
Bunun yanısıra gezegenin en ileri tekniklerini, buluşlarını yerinde görmüş, bunlarla Avrupa’nın hangi seviyeye varmış olduğunu anlamıştı.
Ayrıca beynelmilel diplomasinin ne şeklinde sürdürüldüğü ile ilgili düşünce sahibi olmuştu.
Bütün bu gözlemlerin, gelecekte devlet sorumluluğunu üstlendiği vakit Abdülhamid’in defa işine yarayacağı muhakkaktır.
Sultan Abdülaziz döneminin nihai senelerinde meydana çıkan ilerlemeler, ülkenin yazgınını derinden etkilediği gibi, Abdülhamid’in geleceğinin şekillenmesinde de ehemmiyetli rol oynamıştır.
Osmanlı Devleti 1870’li senesinin ilk haftalarında lüzum politik, lüzum iktisadi yönden bir darboğazın içerisine girmişti.
Tanzimat reformlarının uygulayıcısı ve ülkeyi batı ile bütünleştirme siyasetlerinin temsilcileri olan Mustafa Reşid, Fuat ve Âli Paşalar bu senelerde tarih sahnesinden çekilmiş bulunmaktaydılar.
Bu arada, Tanzimat reformlarını yetersiz bulup anayasalı ve parlamentolu bir meşrutiyet yönetimi talep eden Yeni Osmanlılar da muhalefet hareketlerine sürat vermişlerdi.
Genellikle medya yolu ile fikirlerini duyurmaya gayret gösteren Yeni Osmanlılar, ehemmiyetli ve nüfuzlu bir şahsiyet olan Mithat Paşa’nın dayanağı ile devlet kademelerinde de taraftar bulmuş oluyorlardı.
Bu arada, Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa, Şeyhülislâm Hasan Hayrullah Efendi ile Hüseyin Avni Paşa ve Süleyman Paşa gibi komutanlar da muhtelif sebeplerle Abdülaziz’e karşıt görüşlü bir konumda bulunuyorlardı.
Aynı senelerde devletin maliyesi de zor günler geçirmekteydi.
Öteden ardından alınmaya alışılmış olan dış borçlar ülke ekonomisini bir tıkanma noktasına getirmişti.
Osmanlı devleti ilk dış borcunu 1854 seneninde, Katliam Muhabereyi esnasında almıştı.
Bu tarihten ardından dış borçlanma süreci gittikçe artmıştı.
1875 senesine gelindiğinde ise devlet borçlarını ödemekten aciz bir konuma gelmişti.
Devletin iflası mananına gelen bu vaziyeti Sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın başında yer aldığı hükümet dünya kamuoyuna duyurmuştu.
Bu hadiseden ardından birbirini takip eden çoğu gelişmenin Osmanlı Devleti’ni yıkıma doğru sürüklediği görülecektir.
Avrupa Devletleri Osmanlı Devleti’nin cezalandırılması gerektiği kanaatinde idiler.
Esas bakımından de Osmanlıların bundan sonra kendilerini toparlayamayacağı düşüncesiyle paylaşılması gündeme geldi.
Avrupa ülkeleri yanısıra, içerde de gayri Müslim tebaanın bir kesimi bu durumdan hisse çıkarma çabası içindeydiler.
Dolayısı ile Balkanlarda başkaldırı çıktı (Mayıs 1876).
Bu karışık ortamın içe yansıması ise Sultan Abdülaziz’e uygulanan vuruş şeklinde tecelli etti.
Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa ve Mithat Paşa’nın liderliğinde yapılan bir saray darbesi ile Abdülaziz tahttan indirilerek, öteden ardından tahta geçmek için meşrutiyetçilerle işbirliği durumunda olan V.Murad padişah yapıldı (30 Mayıs 1876).
V.Murad nihai dönemde yaşanan gelişmelerden epey negatif etkilenmiş ve rahatsızlanmıştı.
Padişahlığı döneminde bu tesirleri üstünden atamadı.
Aynı zamanda darbecilerden Hüseyin Avni Paşa, Abdülaziz’in kayınbiraderi Çerkez Hasan doğrulusunda suikast sonucu öldürülünce, meşrutiyet taraftarlarının ve Mithat Paşa’nın önü açıldı.
Meşrutiyet taraftarları V.Murad’ın hastalıklı durumuyla amaçlarına ulaşamayacaklarının farkındaydılar.
Bu sebeple veliaht Abdülhamid’le anlaşarak onu tahta çıkardılar (31 Ağustos 1876).

II. Abdülhamit'in Padişahlığı


Böylece önceleri kimsenin öneme almadığı Şehzade Abdülhamid saltanat makamına geçmiş oluyordu.
II. Abdülhamid devasa bir iyi niyet gösterisi ile işe başladı.
Osmanlı tarihinde o devreye kadar rastlanmamış kimi faaliyetlerle hızlıca ordunun ve halkın gönlünü kazandı.
Mesela, Seraskerlik Kapısı’nda subaylarla yemek yiyen padişah burada “serasker paşa, paşalar, beyler, efendiler” hitabıyla başlayan bir konuşma yaptı.
Bütün hükümet üyeleriyle mabeyn personelini Yıldız Sarayı’nda yemeğe çağrı etti.
Burada yaptığı konuşmada da ulusal birliğe duyulan gereksinimi dile getirdi.
Tersane’ye gittikçe bahriyelilerle beraber sofraya oturup asker yemeği yedi.
Bâb-ı Meşihat’e gittikçe ulema eşliğinde iftar yemeğine iştirak etti.
Haydarpaşa Hastahanesi’nde Balkan cephelerinden gelen yaralıları ziyaret ederek onlara armağanlar dağıttı.
Sadrazam ve başka nazırlarla beraber camileri dolaşarak halk içerisinde namaz kıldı.
Yeni padişahın böyle jestleri halk ve silahlı güç mensupları arasında memnunlukla karşılandı.
II. Abdülhamid’in saltanatının ilk seneleri buhranların kesif olarak yaşandığı bir dönemdi.
Bosna-Hersek ve Bulgar ayaklanmalarına Sırbistan ve Karadağ muharebeleri eklenmişti.
Avrupa Devletleri de vaziyete müdahale etmişler ve Balkan sorunlarını görüşmek emeliyle 1876 Aralık ayında İstanbul’da konferans toplanmıştı.
Bu bölge içerisinde 23 Aralık 1876 tarihinde Anayasa duyuru edildi.
Bu sırada toplantıda olan Tersane Konferansı Osmanlı Devleti’nin Balkanlarda kimi tavizler vermesi istikametinde kararlar aldı.
Fakat Osmanlı Devleti bu kararları reddetti.
Bunun üstüne beklediği fırsatı elde ettiğine inanan Rusya Osmanlı Devleti’ne muhabere duyuru etti (24 Nisan 1877).
Savaşta Batı ülkeleri Osmanlı Devleti’ne yardımcı olmadılar.
Dolayısı ile savaşın gidişatı Osmanlıların aleyhine ilerlemeye başladı.
Bu arada, duyuru edilen Anayasa gereği 19 Mart 1877’de Osmanlı Mebusan Parlamentosu toplanmıştı.
Savaş ortamında Meclis’te sert tartışmalar yaşandı.
Müslüman ve Hıristiyan mebuslar arasındaki tartışmalar muhabere yenilgisinin de gerginliği içerisinde bazı zamanlar sürtüşmeye dönüşüyordu.
Abdülhamid, var olan şartlar kapsamında, Meclis’in çalışmalarını tesir bir biçimde sürdüremeyeceğine hükmederek 13 Şubat 1878 tarihinde Meclis’i müddetsiz tatil etti.
Abdülhamid toplumun bu tür bir tecrübe için yeteri kadar olgunlaşmamış olduğuna inanıyordu.
Ayrıca Müslüman ve gayri Müslim mebuslardan meydana gelen karışık bir meclisin ülkenin bütünlüğüne değil dağılmasına görev edeceğini düşünüyordu.
Böylece ülkemizdeki ilk meclis tecrübesi sona ermiş olurken, Abdülhamid de devlet idaresini kendisi kontrolü altına alma yolunda ilk stepleri atıyordu.
Rusya ile uygulanan muhabere Osmanlı Devleti için tam bir yıkım oldu.
Ayastefanos Antlaşması’nın ağır şartları, Berlin Antlaşması ile kısmen hafifletilmişse de, Osmanlı Devleti 1878 seneninde Balkanlardaki topraklarının devasa bir bölümünü kaybediyor, Romanya, Sırbistan ve Karadağ bağımsız birer ülke olarak tarih sahnesine çıkıyorlardı.
Bu arada, 1875 yılındaki parasal iflasın tesirleri de hissediliyordu.
Sultan Abdülhamid, alacaklı ülke temsilcileri ile sıkı bir pazarlığa girişip onları alacaklarının bir kısmından vazgeçmeye razı etti.
Aksi durumda devlet parçalanacak ve hiçbir şey alamayacaklardı.
Abdülhamid’in bu net tavrı üstüne alacaklı ülkelerle uygulanan uyuşma ile Osmanlı borçlarının yarısı silindi.
Buna mukabil Düyun-ı Umumiye adı verilen bir yönetim kurulmuştu (1881).
Bu kurum Osmanlı Devleti’nin kimi gelirlerine el koyarak kalan dış borçların ödenmesine nezaret edecekti.

II. Abdülhamid’in Devlet İdaresini Saray’a Taşıması


II. Abdülhamid’in Meclis’i kapatması, ardından girişeceği iktidarı Bâbıâli’nin elinden alarak Saray’a taşıma hamlelerinin ilkini teşkil etmekteydi.
Bilindiği emeliyle, Tanzimat Devresi süresince, Sultan Abdülmecid ve Abdülaziz’in hükümdarlıklarında, devlet işlerinin yürütülmesinde Babıâli ( Hükümet )’nin tesiri Saray’ın üstüne çıkmıştı.
Bu vaziyet, devresinin Batıyı model alan özelliklerinden kaynaklandığı gibi, Mustafa Reşid, Âli ve Fuat paşalar gibi nitelikli devlet adamlarının zenginliği da Bâbıâli’nin etkinliğinin yükselmesinde rol oynamıştı.
Fakat bu devlet adamları hayatlarını kaybedince, ortaya getirdikleri boşluk haleflerince doldurulamadı.
Esas bakımından Saray, Babıâli’nin bu etkinliğinden önceden ardından rahatsızdı.
Dolayısı ile II. Abdülhamid sivil bürokrasiden yana olan dengeleri yeniden Saray lehine bozdu.
Fakat bu adıma derhal gelinmedi.
II. Abdülhamid tedrici bir surette Saray’ın hâkimiyetini arttırdı.
Nitekim Saray’da misyonlu kâtiplerin adedinin yaftası, bu etkinliğin ve devlet işlerinin Saray’dan yürütülmesinin bir göstergesi sayılır.
Mesela V.Murad döneminde Saray’daki kâtip adedi 3 ila 6 arasında iken, II. Abdülhamid’in ilk saltanat senelerinden ardından bu rakam gittikçe yükselmiştir.
1878 seneninde Saray kâtipleri 10’a çıktı.
Bu sayı 1890 ‘da 19,1894’de 24,1896’da ise 28’ e yükseldi.
Kâtiplerin sayısındaki bu artış, Saray’da yapılan işlerin çoğaldığını göstermiştir.
II. Abdülhamid hükümeti devreden çıkartıp, Bâbıâli’de yapması lüzumlenen işleri Saray’a aktarınca, buradaki bürokratik işlemler eskiye nispeten defa arttı ve Saray bürokrasisi Bâbıâli’nin konumunu aldı.
Sultan II. Abdülhamid, devlet idaresini bu yolla kendisi denetimine aldıktan ardından, muhtelif konularda örneklerini sunduğumuz Özel İradeleri vasıtasıyla hükümeti yönlendirmiş ve hangi konularda ne tür kararlar alınması gerekliliğini sadrazama defalarca kez hatırlatmıştır.
Bu halde bürokratik düzenin işleyişi şu şekle dönüşmüştür.
Padişah herhangi bir sorunun çözümü için düşüncelerini özel bir istem ile Bâbıâli’ye iletmektedir.
Bilahare bu sorun hükümette görüşülmekte ve genellikle padişahın görüşlerine makul bir hüküm alınıp, onaylanması için mevzu yeniden Saray’a arz edilmekte ve istem çıktıktan ardından da icraata geçilmektedir.
II. Abdülhamid böyle yönetim tarzını 1908 yılındaki II. Meşrutiyet’in ilânına kadar sürdürmüştür.
Bu tarihten ardından ise iktidar kuvveti yeniden Bâbıâli’ye, başka bir deyişle İttihat ve Terakki Partisi’nin eline geçecektir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

OSMANLILARIN ASLI

İstanbul’un Fethi

Kanuni Sultan Süleyman