OSMANLILARIN ASLI
KAYILAR
Dünya tarihi seyrinin değişmesine etki eden Devasa Osmanlı İmparatorluğunu
kuranların; Oğuzların Kayı boyundan bulunduğu, bu gün tahakkuk etmiş
sayılmaktadır.
Eski Osmanlı tarihleri ile yeni tetkikler, bunlara ilâveten tarih geleneği; Osmanlıları, Oğuzların Kayı boyuna üye bulundukları sonucuna götürmektedir.
Osmanlıların Anadolu’ya geldikleri vakitte aşiret devirleri ile devletin kurulduğu ilk zamanlara ilişkin tarihleri epey karışıktır.
Bu devrelere ilişkin tarihler ardından kaleme alınmış yapıtlar bulunduğu için, bâzı hususlarda kat’î hükümlere varabilmek emeliyle yeni araştırmaların neticesini beklemek lâzımdır.
Osmanlıların aslına ve Kayılara değin nihai uygulanan tetkikler Osmanlı devletini kurmuş olan ailenin, Oğuzların sağ kolu (Bozoklar) olan Gün Han kolunun Kayı boyundan bulunduğu hakikatim tarih ananelerine makul tarzda sonuca bağlarken; Kayılardan söz eden köklü yapıtlara, Türk kabilelerinin İran’dan ardından batıya doğru göç hareketlerine ve özellikle Anadolu’da Kayı ismini taşıyan köy isimlerinin yerlerine müsteniden, Kayıların Anadolu’ya gelişlerinin, Osmanlı tarihlerinin yazdıkları gibi on üçüncü yüzyıl ortalarında değil, Malazgirt harbini müteakip bulunduğu sonucuna varmaktadır.
On beşinci yüzyılda kaleme alınmış olan en köklü Osmanlı tarihleri, Kayıların, Merv yakınındaki Mâhân kentinde Süleyman Şah idaresinde yaşarken Moğol istilâsı üstüne batıya kaçarak Birinci Alâeddin Keykubat (1219-1236) saatinde Anadolu’ya geldiklerini bildirmektedir.
Halbuki zamanımızın yeni tarih görüşünün ışığı altında, farklı kaynaklara da istinat etmek suretiyle uygulanan nihai araştırmalar köklü Osmanlı tarihlerinin bu ifadelerinin doğru olmadığını göstermiştir.
Selçuklu hükümdarı Alp Aslan’ın 1071 Malazgirt zaferini müteakip, Selçuklular Anadolu’yu istilâya, henüz doğrusu istilâ suretiyle Türkleştirmeye başladıkları sırada kendilerine bağlı çoğu Türk aşiretini Anadolu’ya getirerek bölüm bölüm çeşitli yerlere yerleştirmişlerdir.
Kayıların da aynı zamanda Anadolu’nun bâzı yerlerine yerleştikleri muhakkaktır.
Tarih ananelerine göre, Kayılar, Birinci Alâeddin Keykubat saatinde Ankara’nın batısındaki karacadağ mıntıkasına yerleştirilmiş bulunuyordu.
Kayıların Karacadağ’a ne vakit yerleştirildiklerini kat’i şeklinde tespite olanak olmamakla birlikte, bunların on üçüncü yüzyıl ortalarında Karacadağ mıntıkasında bulundukları ve yeniden Kayılardan bir bölümünün Söğüt ve Domaniç havalisine gelerek Osmanlı devletini kuranların çekirdeğini teşkil ettikleri tarihî bir hakikattir.
Kayılar Söğüt havalisine geldikleri vakit reisleri Ertuğrul Beydi.
Kayı aşiretinin Süleyman Şah maiyetinde Anadolu’ya gelirken
ilk Osmanlı tarihçilerine göre, takip ettiği yollar.
(Bu husustaki bulgular metinde açıklama edilmiştir)
Türk tarih geleneğine ve Oğuzlardan söz eden köklü kaynaklara kıyasla, 24 Türk kabilesi arasında Kayıların önemli bir mevkii bulunmaktadır.
Yukarıdaki tabloda gösterilen 24 Oğuz boyu (kabilesi Oğuz efsanesine göre Oğuz Hanın altı erkek çocuğunun dörder erkek çocuğunu, yâni Oğuz Hanın 24 torununu göstermiştir.
Bunlardan Kayı, Oğuz Hanın devasa erkek çocuğu Gün Hanın birinci oğludur.
Kayılardan söz eden en köklü yapıt Kaşgarlı Mahmud’un «Divan-ı Lûgat-üt Türk» adlı eseridir.
Kaşgarlı Mahmut bu boyun ismini Kayığ şeklinde yazmaktadır.
Reşideddin’in Camiüttevarih’inde Kayılara 24 Oğuz boyu arasında birinci mevki verilmiştir.
Osmanlıların Kayılara mensubiyetini kaydeden ilk yapıt ise; Yazıcıoğlu Ali’nin Selçuknâmesi’dir.
Yazıcıoğlu Ali on beşinci yüzyılın ilk %50 sinde yaşamış ve yapıtını İkinci Murat adına kaleme almıştır.
Buna karşılık Ahmedî, Âşık paşazade, Oruç Bey ve anonim Tevarih-i Âl Osman’da Osmanlıların Kayılara mensubiyetinden pek bahsedilmez.
İdrisi Bitlisi, Hasan Bayatî, Acem Hâmidî, Müneccimbaşı gibi müelliflerin Osmanlıların Kayılardan olduğunu kaydeden yapıtlarının kaynağı Yazıcıoğlu Ali’nin Selçuknâmesi olması lâzımdır.
Okundan çıkmış yay ile iki ok şeklinde Kayı boyu damgasına ilk kez İkinci Murad’ın bâzı sikkelerinde rastlanmaktadır.
Daha ardından bu damga Osmanlı hükümdarlarının yedi tasarruflarına geride bıraktığımız ve hazinelerine giren silâhlarına vurulmuştur.
Bu konuda Hünernâme isimli yapıtta şu malûmatı bulmaktayız; «Oğuz neslinden olan Osmanlı Türkleri bu damgayı kabul ve Istablıâmirelerinde bile bu biçim ile mamulunbihtir».
Hünernâme bu şeklin Şahin mânasına yaklaştığını kaydettiği gibi başka boyların da işaret ve mânalarını bildirmektedir.
Bu kitap Osmanlı Türklerinin ceddinin Oğuz Türkleri bulunduğu malûmatını veren değerli bir mehazdır.
Eski Osmanlı tarihleri ile yeni tetkikler, bunlara ilâveten tarih geleneği; Osmanlıları, Oğuzların Kayı boyuna üye bulundukları sonucuna götürmektedir.
Osmanlıların Anadolu’ya geldikleri vakitte aşiret devirleri ile devletin kurulduğu ilk zamanlara ilişkin tarihleri epey karışıktır.
Bu devrelere ilişkin tarihler ardından kaleme alınmış yapıtlar bulunduğu için, bâzı hususlarda kat’î hükümlere varabilmek emeliyle yeni araştırmaların neticesini beklemek lâzımdır.
Osmanlıların aslına ve Kayılara değin nihai uygulanan tetkikler Osmanlı devletini kurmuş olan ailenin, Oğuzların sağ kolu (Bozoklar) olan Gün Han kolunun Kayı boyundan bulunduğu hakikatim tarih ananelerine makul tarzda sonuca bağlarken; Kayılardan söz eden köklü yapıtlara, Türk kabilelerinin İran’dan ardından batıya doğru göç hareketlerine ve özellikle Anadolu’da Kayı ismini taşıyan köy isimlerinin yerlerine müsteniden, Kayıların Anadolu’ya gelişlerinin, Osmanlı tarihlerinin yazdıkları gibi on üçüncü yüzyıl ortalarında değil, Malazgirt harbini müteakip bulunduğu sonucuna varmaktadır.
On beşinci yüzyılda kaleme alınmış olan en köklü Osmanlı tarihleri, Kayıların, Merv yakınındaki Mâhân kentinde Süleyman Şah idaresinde yaşarken Moğol istilâsı üstüne batıya kaçarak Birinci Alâeddin Keykubat (1219-1236) saatinde Anadolu’ya geldiklerini bildirmektedir.
Halbuki zamanımızın yeni tarih görüşünün ışığı altında, farklı kaynaklara da istinat etmek suretiyle uygulanan nihai araştırmalar köklü Osmanlı tarihlerinin bu ifadelerinin doğru olmadığını göstermiştir.
Selçuklu hükümdarı Alp Aslan’ın 1071 Malazgirt zaferini müteakip, Selçuklular Anadolu’yu istilâya, henüz doğrusu istilâ suretiyle Türkleştirmeye başladıkları sırada kendilerine bağlı çoğu Türk aşiretini Anadolu’ya getirerek bölüm bölüm çeşitli yerlere yerleştirmişlerdir.
Kayıların da aynı zamanda Anadolu’nun bâzı yerlerine yerleştikleri muhakkaktır.
Tarih ananelerine göre, Kayılar, Birinci Alâeddin Keykubat saatinde Ankara’nın batısındaki karacadağ mıntıkasına yerleştirilmiş bulunuyordu.
Kayıların Karacadağ’a ne vakit yerleştirildiklerini kat’i şeklinde tespite olanak olmamakla birlikte, bunların on üçüncü yüzyıl ortalarında Karacadağ mıntıkasında bulundukları ve yeniden Kayılardan bir bölümünün Söğüt ve Domaniç havalisine gelerek Osmanlı devletini kuranların çekirdeğini teşkil ettikleri tarihî bir hakikattir.
Kayılar Söğüt havalisine geldikleri vakit reisleri Ertuğrul Beydi.
Kayı aşiretinin Süleyman Şah maiyetinde Anadolu’ya gelirken
ilk Osmanlı tarihçilerine göre, takip ettiği yollar.
(Bu husustaki bulgular metinde açıklama edilmiştir)
Türk tarih geleneğine ve Oğuzlardan söz eden köklü kaynaklara kıyasla, 24 Türk kabilesi arasında Kayıların önemli bir mevkii bulunmaktadır.
Yukarıdaki tabloda gösterilen 24 Oğuz boyu (kabilesi Oğuz efsanesine göre Oğuz Hanın altı erkek çocuğunun dörder erkek çocuğunu, yâni Oğuz Hanın 24 torununu göstermiştir.
Bunlardan Kayı, Oğuz Hanın devasa erkek çocuğu Gün Hanın birinci oğludur.
Kayılardan söz eden en köklü yapıt Kaşgarlı Mahmud’un «Divan-ı Lûgat-üt Türk» adlı eseridir.
Kaşgarlı Mahmut bu boyun ismini Kayığ şeklinde yazmaktadır.
Reşideddin’in Camiüttevarih’inde Kayılara 24 Oğuz boyu arasında birinci mevki verilmiştir.
Osmanlıların Kayılara mensubiyetini kaydeden ilk yapıt ise; Yazıcıoğlu Ali’nin Selçuknâmesi’dir.
Yazıcıoğlu Ali on beşinci yüzyılın ilk %50 sinde yaşamış ve yapıtını İkinci Murat adına kaleme almıştır.
Buna karşılık Ahmedî, Âşık paşazade, Oruç Bey ve anonim Tevarih-i Âl Osman’da Osmanlıların Kayılara mensubiyetinden pek bahsedilmez.
İdrisi Bitlisi, Hasan Bayatî, Acem Hâmidî, Müneccimbaşı gibi müelliflerin Osmanlıların Kayılardan olduğunu kaydeden yapıtlarının kaynağı Yazıcıoğlu Ali’nin Selçuknâmesi olması lâzımdır.
Okundan çıkmış yay ile iki ok şeklinde Kayı boyu damgasına ilk kez İkinci Murad’ın bâzı sikkelerinde rastlanmaktadır.
Daha ardından bu damga Osmanlı hükümdarlarının yedi tasarruflarına geride bıraktığımız ve hazinelerine giren silâhlarına vurulmuştur.
Bu konuda Hünernâme isimli yapıtta şu malûmatı bulmaktayız; «Oğuz neslinden olan Osmanlı Türkleri bu damgayı kabul ve Istablıâmirelerinde bile bu biçim ile mamulunbihtir».
Hünernâme bu şeklin Şahin mânasına yaklaştığını kaydettiği gibi başka boyların da işaret ve mânalarını bildirmektedir.
Bu kitap Osmanlı Türklerinin ceddinin Oğuz Türkleri bulunduğu malûmatını veren değerli bir mehazdır.
Ertuğrul Bey ve nesebi
Kayıların Söğüt ve Domaniç havalisine geldikleri sırada reisleri tespit edilen
Ertuğrul Bey’in nesebi kat’i şeklinde belirleme edilememektedir.
Kayıların Anadolu’ya geliş dönemleri gibi, kimler idaresinde geldikleri de iyice bilinmemektedir.
Zira, elimizde Osmanlı beyliğini kuran şahısları ilk senelerden ardından tanıtan vekayinameler tam değildir.
Osmanlı tarihlerinin derhal hepsinin birbirinden küçük farklarla anlattıkları Süleyman Şah hâdisesi belirli bir kaynağa istinad etmemektedir.
Onun için, Ertuğrul Bey’in babasından başlamış nesebini şüpheye alan vermeyecek tarzda belirleme edebilmemiz, fakat yeni bulunacak vesikalara ve yapılacak ilmî araştırmaların sonucuna bağlıdır.
Ertuğrul ve Osman Bey saatinde yaşamış olan Rum müverrihleri ile Selçuklu vaka’nüvislerinin eserlerinde Ertuğrul Beyden hiç bahis yoktur.
Kendisinden bahis bulunmadığı için doğal nesebinden de bahis olmayacaktır.
Ertuğrul Bey’den söz eden yapıtlar, onun ölümünden minimum surat yıl ardından kaleme alınmışlardır.
Ertuğrul’un ismine ilk kez Yıldırım Bayezid’in gazalarına iştirak etmiş olan Şemseddin Muhammedül Cezerî’nin Tarihül İslâm isimli kitabında rastlanır.
Burada, Osman Bey’in Bilecik fethi anlatılırken babasının adı Erdukrul şeklinde kaydedilip geçilir.
Ertuğrul Bey’in nesebini tesbite kanıt ve medar olabilecek en külüstür kayıtlara, on dördüncü yüzyılın sonları ile on beşinci yüzyılın başında yaşamış olan Şair Ahmedî’nin îskendernamesinde ve yeniden on beşinci yüzyılın ilk %50 sinde yaşamış tespit edilen Yazıcızade Ali’nin Âl-i Selçuk tarihinde rastlanır.
Yazıcızade bu yapıtında Birinci Alâeddin Keykubat’tan söz ederken «Rum ucunu Kayı’dan Ertuğrul’a ve Gündüzalp ve Gökalp’e ısmarladı» demektedir.
Bu ifadeden Gündüzalp’in, Ertuğrul’un babası bulunduğu neticesini çıkaranlar bulunduğu gibi, Ertuğruğrula nisbeti olmayan farklı bir uc beyi olma ihtimalini ön görü edenler de bulunmaktadır.
Fatih devri şairlerinden Enverî ve Fatihan nihai veziriazamı Karamanı Mehmet Paşa, Ertuğrul’un babasını Gündüzalp olarak zikrederler.
Behçet-üt Tevarih sahibi Sükrullah’dan başlamak emeliyle İkinci Bayezit ve müteakip padişahlar saatinde yaşamış ilk Osmanlı tarihçilerinden Âşıkpaşazade, Oruç Bey, İdrisi Bitlisi, Neşrî, Lütfi Paşa, İbni Kemal, Hoca Sadeddin; Ertuğrul’un babasını Süleyman Şah diye kaydettikten ardından birbirinden küçük tefek farklarla Nuh Peygambere kadar giden bir şecere tanzim ederler.
Aşıkpaşazade, Oruç Bey ve Neşrî gibi müverrihlerden henüz evvel yaşamış tespit edilen Ahmedî, Yazıcızade Ali, Enverî, Karamanî Mehmet Paşa gibi kimselerin eserlerinde Gündüzalp ismine rastlandığına; mezkûr müverrihlerin Süley’man Şaha atfettikleri maceranın da yaşadığı işaret edilen devrin tarihî hâdiselerine pek tetabuk etmediğine göre; Ertuğrul’un babasının Süleyman Şah değil Gündüzalp olması henüz kuvvetle muhtemeldir.
Âşıkpaşazade ve başka ilk Osmanlı müverrihlerinin eserlerinde Kayıların Anadolu’ya gelişleri ve Ertuğrul Bey idaresinde Söğüt havalisine yerleşmeleri hulasaten şu şekilde anlatılmaktadır:
Emrinde tespit edilen kabileleri eşliğinde İran’da Mâhan kentinde ikamet eden Süleyman Şah bin Kaya-Alp Acem beylerinin tahrik ve teşviki sonucu batıya doğru hareket etmiştir.
Süleyman Şah Doğu Anadolu’ya girdiği vakit maiyetinde 50,000 göçebe Türk yer almaktadır.
Bunlarla Erzurum, Erzincan taraflarında dolaşmış, bâzı fütuhatta bulunmuş, göçebe Türkler dağlık arazide davarlarını barındıramadıkları için güneye inmiştir.
Bu arada Süleyman Şah, Ca’ber kalesi önünde Fırat nehrini geçerken boğulmuş ve o bölgeye defnedilmiştir.
Halen burası Türk kabiri diye meşhurdur.
Süleyman Şah’ın boğulması maiyetindeki-lerin dağılmalarına yol açmıştır.
Bunlardan bir küme Süleyman Şah’ın Sungur Tiğin, Gün Doğdu, Ertuğrul ve Dündar adın-daki erkek çocuklarının çevreninde toplanmışlar ve Pasin ova-sındaki Sürmeliçukur’a gitmişlerdir.
Bunlardan Gün Doğdu ve Sungur Tiğin oradan külüstür vatan-larına dönmüşler, Ertuğrul ise kardeşlerinden Dündar ve 400 kadar maiyeti ile Sürmeliçukur’da kalarak çoğu cenklere iştirak etmiştir.
Ertuğrul Bey o arada Saveci (Savcı) ya da Sarubatı ismindeki erkek çocuğunu Selçuklu sultanı Alâeddin Keykubad’a göndererek kabîlesi için bir yer istemiştir.
Alâeddin Keykubat ona Söğüd’ü, Domaniç dağı, ve Ermeni Beli’ni vermiş; Ertuğrul da evvel Ankara yakınındaki Karacadağ’a, ardından da kendine vatan olarak verilen yerlere gelip yerleşmiştir.»
Kayıların reisi Ertuğrul Beye kışlak olarak Söğüt, yaylak şeklinde de Domaniç verilip de buralarda yerleşince huduttaki Kumlarla bazı maçlarda yer almıştır.
Selçuklu Sultanı Üçüncü Gıyaseddin Keyhusrev (1264-1283) Varyemez hâdisesinden ardından hududa geldiğinde Ertuğrul Bey, sultanı selâmlayarak hediyelerini sunmuştur.
Selçuklu sultanının 1279 yılına rastlayan bu ziyareti esnasında Ertuğrul Bey uçta aşiret beyi bulunuyor idi.
Osmanlı tarihlerinin fazlası Ertuğrul Beyin ölümünün 1281 seneninde vaki olduğunu, can verdiği sırada 90 yaşını aşmış yer aldığını kaydederler.
Ertuğrul Beyin kabiri Söğüt’tedir.
Kayıların Anadolu’ya geliş dönemleri gibi, kimler idaresinde geldikleri de iyice bilinmemektedir.
Zira, elimizde Osmanlı beyliğini kuran şahısları ilk senelerden ardından tanıtan vekayinameler tam değildir.
Osmanlı tarihlerinin derhal hepsinin birbirinden küçük farklarla anlattıkları Süleyman Şah hâdisesi belirli bir kaynağa istinad etmemektedir.
Onun için, Ertuğrul Bey’in babasından başlamış nesebini şüpheye alan vermeyecek tarzda belirleme edebilmemiz, fakat yeni bulunacak vesikalara ve yapılacak ilmî araştırmaların sonucuna bağlıdır.
Ertuğrul ve Osman Bey saatinde yaşamış olan Rum müverrihleri ile Selçuklu vaka’nüvislerinin eserlerinde Ertuğrul Beyden hiç bahis yoktur.
Kendisinden bahis bulunmadığı için doğal nesebinden de bahis olmayacaktır.
Ertuğrul Bey’den söz eden yapıtlar, onun ölümünden minimum surat yıl ardından kaleme alınmışlardır.
Ertuğrul’un ismine ilk kez Yıldırım Bayezid’in gazalarına iştirak etmiş olan Şemseddin Muhammedül Cezerî’nin Tarihül İslâm isimli kitabında rastlanır.
Burada, Osman Bey’in Bilecik fethi anlatılırken babasının adı Erdukrul şeklinde kaydedilip geçilir.
Ertuğrul Bey’in nesebini tesbite kanıt ve medar olabilecek en külüstür kayıtlara, on dördüncü yüzyılın sonları ile on beşinci yüzyılın başında yaşamış olan Şair Ahmedî’nin îskendernamesinde ve yeniden on beşinci yüzyılın ilk %50 sinde yaşamış tespit edilen Yazıcızade Ali’nin Âl-i Selçuk tarihinde rastlanır.
Yazıcızade bu yapıtında Birinci Alâeddin Keykubat’tan söz ederken «Rum ucunu Kayı’dan Ertuğrul’a ve Gündüzalp ve Gökalp’e ısmarladı» demektedir.
Bu ifadeden Gündüzalp’in, Ertuğrul’un babası bulunduğu neticesini çıkaranlar bulunduğu gibi, Ertuğruğrula nisbeti olmayan farklı bir uc beyi olma ihtimalini ön görü edenler de bulunmaktadır.
Fatih devri şairlerinden Enverî ve Fatihan nihai veziriazamı Karamanı Mehmet Paşa, Ertuğrul’un babasını Gündüzalp olarak zikrederler.
Behçet-üt Tevarih sahibi Sükrullah’dan başlamak emeliyle İkinci Bayezit ve müteakip padişahlar saatinde yaşamış ilk Osmanlı tarihçilerinden Âşıkpaşazade, Oruç Bey, İdrisi Bitlisi, Neşrî, Lütfi Paşa, İbni Kemal, Hoca Sadeddin; Ertuğrul’un babasını Süleyman Şah diye kaydettikten ardından birbirinden küçük tefek farklarla Nuh Peygambere kadar giden bir şecere tanzim ederler.
Aşıkpaşazade, Oruç Bey ve Neşrî gibi müverrihlerden henüz evvel yaşamış tespit edilen Ahmedî, Yazıcızade Ali, Enverî, Karamanî Mehmet Paşa gibi kimselerin eserlerinde Gündüzalp ismine rastlandığına; mezkûr müverrihlerin Süley’man Şaha atfettikleri maceranın da yaşadığı işaret edilen devrin tarihî hâdiselerine pek tetabuk etmediğine göre; Ertuğrul’un babasının Süleyman Şah değil Gündüzalp olması henüz kuvvetle muhtemeldir.
Âşıkpaşazade ve başka ilk Osmanlı müverrihlerinin eserlerinde Kayıların Anadolu’ya gelişleri ve Ertuğrul Bey idaresinde Söğüt havalisine yerleşmeleri hulasaten şu şekilde anlatılmaktadır:
Emrinde tespit edilen kabileleri eşliğinde İran’da Mâhan kentinde ikamet eden Süleyman Şah bin Kaya-Alp Acem beylerinin tahrik ve teşviki sonucu batıya doğru hareket etmiştir.
Süleyman Şah Doğu Anadolu’ya girdiği vakit maiyetinde 50,000 göçebe Türk yer almaktadır.
Bunlarla Erzurum, Erzincan taraflarında dolaşmış, bâzı fütuhatta bulunmuş, göçebe Türkler dağlık arazide davarlarını barındıramadıkları için güneye inmiştir.
Bu arada Süleyman Şah, Ca’ber kalesi önünde Fırat nehrini geçerken boğulmuş ve o bölgeye defnedilmiştir.
Halen burası Türk kabiri diye meşhurdur.
Süleyman Şah’ın boğulması maiyetindeki-lerin dağılmalarına yol açmıştır.
Bunlardan bir küme Süleyman Şah’ın Sungur Tiğin, Gün Doğdu, Ertuğrul ve Dündar adın-daki erkek çocuklarının çevreninde toplanmışlar ve Pasin ova-sındaki Sürmeliçukur’a gitmişlerdir.
Bunlardan Gün Doğdu ve Sungur Tiğin oradan külüstür vatan-larına dönmüşler, Ertuğrul ise kardeşlerinden Dündar ve 400 kadar maiyeti ile Sürmeliçukur’da kalarak çoğu cenklere iştirak etmiştir.
Ertuğrul Bey o arada Saveci (Savcı) ya da Sarubatı ismindeki erkek çocuğunu Selçuklu sultanı Alâeddin Keykubad’a göndererek kabîlesi için bir yer istemiştir.
Alâeddin Keykubat ona Söğüd’ü, Domaniç dağı, ve Ermeni Beli’ni vermiş; Ertuğrul da evvel Ankara yakınındaki Karacadağ’a, ardından da kendine vatan olarak verilen yerlere gelip yerleşmiştir.»
Kayıların reisi Ertuğrul Beye kışlak olarak Söğüt, yaylak şeklinde de Domaniç verilip de buralarda yerleşince huduttaki Kumlarla bazı maçlarda yer almıştır.
Selçuklu Sultanı Üçüncü Gıyaseddin Keyhusrev (1264-1283) Varyemez hâdisesinden ardından hududa geldiğinde Ertuğrul Bey, sultanı selâmlayarak hediyelerini sunmuştur.
Selçuklu sultanının 1279 yılına rastlayan bu ziyareti esnasında Ertuğrul Bey uçta aşiret beyi bulunuyor idi.
Osmanlı tarihlerinin fazlası Ertuğrul Beyin ölümünün 1281 seneninde vaki olduğunu, can verdiği sırada 90 yaşını aşmış yer aldığını kaydederler.
Ertuğrul Beyin kabiri Söğüt’tedir.
OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN HAYATINDAKİ SAFHALAR
Onüçüncü yüzyıl kapanırken tarih sahnesine çıkan Osmanlı devletinin altıyüz
seneyi aşan ömrü, devletin yaşamında göze çarpan bâzı safhalara göre beş kısma
ayrılır.
Bunlar: «Kuruluş», «Yükselme», «Duraklama», «Gerileme» ve «Dağılma» devirleridir.
Gerçi gerileme devrini takiben Islahat, Tanzimat ve Meşrutiyet devirlerini de ayrı sekmeler sayanlar varsa da, bu hareketlerin her üçü de gerilemeyi önleyip, parçalanıp dağılmayı kati şeklinde durduramadığından hepsini ansızın dağılma devrinin içerisinde mütalâa etmek henüz doğru gerçekleşir.
Bunlar: «Kuruluş», «Yükselme», «Duraklama», «Gerileme» ve «Dağılma» devirleridir.
Gerçi gerileme devrini takiben Islahat, Tanzimat ve Meşrutiyet devirlerini de ayrı sekmeler sayanlar varsa da, bu hareketlerin her üçü de gerilemeyi önleyip, parçalanıp dağılmayı kati şeklinde durduramadığından hepsini ansızın dağılma devrinin içerisinde mütalâa etmek henüz doğru gerçekleşir.
Kuruluş Devri : (1299-1453)
Devletin hayatındaki ilk evre «Kuruluş» devridir.
Başlangıçtan 1453 de İstanbul’un fethine kadar süren bu iki evre, eğer 1403 de Timur’un Ankara’da Yıldırım Bayezid’e indirmiş olduğu vuruş olmasaydı henüz erken tamamlanabilirdi.
Osmanlı devletinin ilk hükümdarı olan Osman Gazi, babasından yanlızca bir aşiret reisliğini devraldığı durumda, yüksek zekâsı ve bitip tükenmeyen gayretleri vasıtası ile, tarihte cihanşümul bir devletin kurucusu olarak ebedileşmiştir.
Oğlu Orhan Gazi, babasından devraldığı Osmanlı ülkesini epey büyültmüştür.
Orhan Gazi’nin kafaya geçtiği sıralarda Bursa’nın zaptı ehemmiyetli bir atılım olmuş ve bu kent Osmanlı devletine merkez yapılmıştır.
Türklerin Rumeli’ye geçmesi gibi önemli bir hâdise ile devletin teşkilâtlanmasına ilişkin idarî, adlî ve askeri ilk kurum ve organizasyonların ortaya getirilmesi onun saatinde meydana gelmiştir.
Teşkilâtlanma ve yönetim işlerinde Orhan Gazi’nin kardeşi Alâeddin Paşa ile Çandarlı ailesinin hizmeti mühimdir.
1356 da Rumeli’ye geçiş hâdisesinde Orhan Gazi’nin erkek çocuğu Süleyman Paşa’nın çaba ve hizmetleri özellikle zikre kıymet.
Türklerin Rumeli’ye geçmeleri, Osmanlı devletinin yanlızca Asyalı kalmayacağına ve ilerde cihanşümul olabileceğine ilk delildir.
Muharebe meydanında can veren ilk padişah Murad Hüdavendigâr saatinde, Osmanlı devleti, bundan sonra Balkan fütuhatı münasebetiyle, Avrupalıların bir haçlı silahlı gücü görünümü gösteren entegre kuvvetlerini yenmek için muharebeler vermiştir.
1389 da Kosova ovasında verilen alan Muhabereyi işte bu tür bir savaştır.
Birinci Kosova zaferi ile Balkan hâkimiyeti için ilk devasa mani yenilerek aşılmıştır.
Kapıkulu askerî teşkilâtı da ilk kez Murad Hüdavendigâr saatinde heyetmiştir.
Yıldırım Bayezid’in kazandığı Niğbolu alan Muhabereyi (1398) ile İkinci Murad’ın Varna (1444) ve İkinci Kosova (3448) zaferleri de yine bir haçlı silahlı gücü mahiyetini taşıyan bağlaşık Hıristiyan kuvvetlerine karşı kazanılan harplerdir.
Bu önemli savaşlarda elde ettikleri parlak başarılar vasıtası ile Balkanlarda birkaç yüzyıl devam edecek olan Türk hâkimiyetinin esasları kuvvetle atılmıştır.
Kuruluş devrinin en ateşli hükümdarı Yıldırım Bayezit, Anadolu ve Rumeli’de üst üste zaferler kazandıktan farklı, İstanbul’u da kuşatarak Bizanslıları epey sıkıştırdığı sırada, Osmanlı devleti devasa bir tehlike ile karşı karşıya kalmıştır.
Bu tehlike; Maveraünnehir’de devasa bir devlet kurduktan ardından batı yönünde istilâ hareketlerine devam eden Timur’du.
Yıldırım Bayezit 140? de Ankara’nın Çubuk ovasında mağlûp olarak Timur’a tutsak düşünce; Osmanlı devleti yıkılma tehlikesi atlattı.
Timur, Ankara muharebesinde yanlızca Bayezid’ı tutsak etmekle kalmadı, Yıldırım’ın uzun uğraşmalar nihayetinde kurmuş bulunduğu Anadolu Türk birliğini de bozdu.
Zira Timur, Anadolu beylerini külüstür beyliklerinin başına geçirdi.
Bu arada, Ankara harbini müteakip Yıldırım’ın oğullan arasında on yıl (1402-1413) devam eden saltanat dövüşleri da devlet için epey zararı dokunabilecek ve sarsıcı oldu.
Yıldırım Bayezid’in erkek çocuklarının en diplomatça hareket edeni Çelebi Mt imet, saltanat dövüşleri devrine nihayet sunarak Osmanlı tahtına yalnız başına sahip olunca; Timur’un yıkıcı etkilerini ortadan kaldırmaya ve Osmanlı devletini aşağı yukarı Ankara muharebesinden evvelki vaziyetine getirmeye muvaffak meydana gelmiştir.
Böylece de, Osman Gazi, Osmanlı devletinin sebep ilk kurucusu olmuşsa Timur’un bu devleti parçalamaya matuf politika ve faaliyetlerini önleyip birliği temin etmekle Çelebi Sultan Mehmet de hakkiyle ikinci kurucusu vasfını almıştır.
Osmanlı padişahları, devletin İlk tesis günlerinden ardından, bir taraftan Hıristiyan ülkelerinde fetihler yapar iken, diğer yandan da Anadolu Türklüğünü bir bayrak altında toplamayı gözetmişlerdir.
Anadolu’da Türk birliğinin temini işi de kuşkusuz basit olmamış, bu gayenin istihsali için umumiyetle Türk beylikleriyle de silâhlı maç gerekmiştir.
Her biri tek tek birer değer olan İlk padişahların kumandanlık, devlet adamlığı ve teşkilâtçılıkta gösterdikleri kudret ve maharetle Osmanlı devleti tesis ve emniyetini 1453 de tamamlamıştır.
Başlangıçtan 1453 de İstanbul’un fethine kadar süren bu iki evre, eğer 1403 de Timur’un Ankara’da Yıldırım Bayezid’e indirmiş olduğu vuruş olmasaydı henüz erken tamamlanabilirdi.
Osmanlı devletinin ilk hükümdarı olan Osman Gazi, babasından yanlızca bir aşiret reisliğini devraldığı durumda, yüksek zekâsı ve bitip tükenmeyen gayretleri vasıtası ile, tarihte cihanşümul bir devletin kurucusu olarak ebedileşmiştir.
Oğlu Orhan Gazi, babasından devraldığı Osmanlı ülkesini epey büyültmüştür.
Orhan Gazi’nin kafaya geçtiği sıralarda Bursa’nın zaptı ehemmiyetli bir atılım olmuş ve bu kent Osmanlı devletine merkez yapılmıştır.
Türklerin Rumeli’ye geçmesi gibi önemli bir hâdise ile devletin teşkilâtlanmasına ilişkin idarî, adlî ve askeri ilk kurum ve organizasyonların ortaya getirilmesi onun saatinde meydana gelmiştir.
Teşkilâtlanma ve yönetim işlerinde Orhan Gazi’nin kardeşi Alâeddin Paşa ile Çandarlı ailesinin hizmeti mühimdir.
1356 da Rumeli’ye geçiş hâdisesinde Orhan Gazi’nin erkek çocuğu Süleyman Paşa’nın çaba ve hizmetleri özellikle zikre kıymet.
Türklerin Rumeli’ye geçmeleri, Osmanlı devletinin yanlızca Asyalı kalmayacağına ve ilerde cihanşümul olabileceğine ilk delildir.
Muharebe meydanında can veren ilk padişah Murad Hüdavendigâr saatinde, Osmanlı devleti, bundan sonra Balkan fütuhatı münasebetiyle, Avrupalıların bir haçlı silahlı gücü görünümü gösteren entegre kuvvetlerini yenmek için muharebeler vermiştir.
1389 da Kosova ovasında verilen alan Muhabereyi işte bu tür bir savaştır.
Birinci Kosova zaferi ile Balkan hâkimiyeti için ilk devasa mani yenilerek aşılmıştır.
Kapıkulu askerî teşkilâtı da ilk kez Murad Hüdavendigâr saatinde heyetmiştir.
Yıldırım Bayezid’in kazandığı Niğbolu alan Muhabereyi (1398) ile İkinci Murad’ın Varna (1444) ve İkinci Kosova (3448) zaferleri de yine bir haçlı silahlı gücü mahiyetini taşıyan bağlaşık Hıristiyan kuvvetlerine karşı kazanılan harplerdir.
Bu önemli savaşlarda elde ettikleri parlak başarılar vasıtası ile Balkanlarda birkaç yüzyıl devam edecek olan Türk hâkimiyetinin esasları kuvvetle atılmıştır.
Kuruluş devrinin en ateşli hükümdarı Yıldırım Bayezit, Anadolu ve Rumeli’de üst üste zaferler kazandıktan farklı, İstanbul’u da kuşatarak Bizanslıları epey sıkıştırdığı sırada, Osmanlı devleti devasa bir tehlike ile karşı karşıya kalmıştır.
Bu tehlike; Maveraünnehir’de devasa bir devlet kurduktan ardından batı yönünde istilâ hareketlerine devam eden Timur’du.
Yıldırım Bayezit 140? de Ankara’nın Çubuk ovasında mağlûp olarak Timur’a tutsak düşünce; Osmanlı devleti yıkılma tehlikesi atlattı.
Timur, Ankara muharebesinde yanlızca Bayezid’ı tutsak etmekle kalmadı, Yıldırım’ın uzun uğraşmalar nihayetinde kurmuş bulunduğu Anadolu Türk birliğini de bozdu.
Zira Timur, Anadolu beylerini külüstür beyliklerinin başına geçirdi.
Bu arada, Ankara harbini müteakip Yıldırım’ın oğullan arasında on yıl (1402-1413) devam eden saltanat dövüşleri da devlet için epey zararı dokunabilecek ve sarsıcı oldu.
Yıldırım Bayezid’in erkek çocuklarının en diplomatça hareket edeni Çelebi Mt imet, saltanat dövüşleri devrine nihayet sunarak Osmanlı tahtına yalnız başına sahip olunca; Timur’un yıkıcı etkilerini ortadan kaldırmaya ve Osmanlı devletini aşağı yukarı Ankara muharebesinden evvelki vaziyetine getirmeye muvaffak meydana gelmiştir.
Böylece de, Osman Gazi, Osmanlı devletinin sebep ilk kurucusu olmuşsa Timur’un bu devleti parçalamaya matuf politika ve faaliyetlerini önleyip birliği temin etmekle Çelebi Sultan Mehmet de hakkiyle ikinci kurucusu vasfını almıştır.
Osmanlı padişahları, devletin İlk tesis günlerinden ardından, bir taraftan Hıristiyan ülkelerinde fetihler yapar iken, diğer yandan da Anadolu Türklüğünü bir bayrak altında toplamayı gözetmişlerdir.
Anadolu’da Türk birliğinin temini işi de kuşkusuz basit olmamış, bu gayenin istihsali için umumiyetle Türk beylikleriyle de silâhlı maç gerekmiştir.
Her biri tek tek birer değer olan İlk padişahların kumandanlık, devlet adamlığı ve teşkilâtçılıkta gösterdikleri kudret ve maharetle Osmanlı devleti tesis ve emniyetini 1453 de tamamlamıştır.
Yorumlar
Yorum Gönder